Biz mezhebe değil mezhep bize hizmet etmelidir.
Müslümanların hayatlarını kolaylaştırmak için kurulmuş olan mezhepler, gelinen aşamada Müslümanların hayatlarını ellerinden alan birer cepheye dönüşmüş durumda.
Fıkhi ve itikadi amaçlara hizmet için bina edilmiş mezheplerin zaman içerisinde siyasi birer kimlik kazanmaları, Ümmet için tehlikeli boyutlara ulaşarak her gelenin kaşıyıp kanatacağı açık bir yara haline gelmesine vesile olmuştur.
Tarih boyunca da devlet ve imparatorluklar bu farklılığı kullanarak mezheplerin iyice siyasileşmesine sebep olmuşlardır. Bu da bir diğerini ötekileştirmeye hatta gelinen aşamada tekfir etmeye kadar varmıştır.
Nitekim bölgesel bir hâkimiyet çekişmesi olan Osmanlı-Safavi savaşları iki tarafça da mezhebi kimliğe büründürülerek aradaki makasın daha fazla açılmasına sebep oldu. Aslında dönemin iki büyük gücünün bölgeye hâkim olma amacıyla yürüttükleri savaş, araya çok kolay fetva veren din âlimlerinin de girmesiyle mezhep savaşlarına dönüştü. Osmanlı- Safevi savaşları özellikle Sünni mezheplerle Şii mezhepler arasında büyük savaşların ve uçurumların oluşmasına sebep oldu.
Bu uçurumu fark eden Hrıstiyan dünyası ise anılan açık yarayı ta günümüze kadar kaşıdıkça kaşıdı. Bu da yetmezmiş gibi Vahhabilik gibi yeni yetme mezhepler türeterek savaşın cephelerini çoğaltmayı başardılar.
Mezhepçilik ve mezhep savaşları İslam Ümmeti için var olan tehlikelerin en büyüğüdür. Çünkü harici düşmanlar ve harici savaşlar toplumsal ve bireysel olarak ancak Müslümanları tehdit edebilmektedir. Ama Mezhep çekişmeleri ise doğrudan doğruya İslam'ın kendisini tehdit etmektedir.
Aynı sorunu yaklaşık 200 yıl boyunca Hrıstiyan alemi de yaşadı. Hem de Osmanlı-Safevi savaşlarıyla aynı yıllara denk gelecek şekilde.
Tarihe 30 Yıl Savaşı olarak geçen Katolik-Protestan Savaşı, bütün Avrupa'da kanlı bir miras bırakmış olmasına rağmen Avrupalılar işi tatlıya başlamayı başardılar.
1618 Yılında başlayıp 1648 Yılında Vestfalya Anlaşması ile sonuçlanan ve Protestanların zaferiyle biten savaş, bütün Avrupa'yı etkilemiş ve neticesinde de başta Almanya ve Avusturya'nın başını çektiği Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu olmak üzere birçok imparatorluğun yıkılmasına ve ulus devletlerin oluşmasına vesile olmuştur.
Bu savaşın neticesinde, Bir daha inanç yüzünden birbirimizle savaşmayalım, diyen Avrupalılar o günden beri başka sebepler uğruna birbirleriyle savaşmışsalar da asla mezhepsel bir savaşa tutuşmamışlardır. Mezhep savaşlarının yıkıcılığından ders alan Avrupa Devletleri o defteri bir daha açılmamak üzere kapatmayı başarmışlardır.
1500'lü yılların başında Osmanlı İmparatoru Yavuz ile Safevi Hükümdarı Şah İsmail ile başlayıp ta 1600'lerin ortalarına kadar devam eden ve git gide mezhebi kimliğe bürünen Osmanlı-Safevi Savaşı da Avrupa'nın kendi mezhepsel savaşını bitirdiği yıllara denk gelir.
Avrupalılar 1648 Vestfalya Anlaşması ile Osmanlı ve Safevi ise 1639 Kasr-ı Şirin anlaşmasıyla savaşı sonlandırmışlardı. Tıpkı Avrupa'da olduğu gibi Ortadoğu'da da savaş sonuçlanınca insanlar, Osmanlı-Safevi savaşı sonuçlandı dememişlerdir. Nasıl ki Vestfalya Anlaşması için Protestanlarla Katoliklerin Savaşı son buldu denilmişse; Kasr-ı Şirin Anlaşması için de o dönemde Sünni-Şii Savaşı son buldu denilmiştir.
Ama belli ki; Avrupa yarasının üstünü tam olarak kapatmışken bizimkiler yarayı buzdolabına kaldırmışlar. Evet, gerçekten de Kasr-ı Şirin anlaşmasından bu yana gerek Osmanlı-Safevi döneminde gerekse de Türkiye-İran döneminde fiili bir savaş yaşanmamış. Ama bu savaşlar ilk etapta Sünni-Şii mezhepleri arasındaki farklılıkları körüklemiş devamında ise Sünni mezhebi içerisinde kimi selefi-Tekfiri düşüncelerin ortaya çıkmasına vesile olmuştur.
Gelinen aşamada ise artık herkesin herkese düşman olduğu bir Mezhep karmaşası ile iç içeyiz.
Önceleri Sünni-Şii çatışması olarak adlandırılan mezhep savaşları daha sonra ise Sünni dünyanın içerisindeki ayrışmalarla kendini gösterdi. Bugün gelinen aşamada başta Irak ve Suriye'de yaşanan savaşlar olmak üzere İslam Dünyası'nı kasıp kavuran kavgaların tamamı mezhebi taassup kaynaklıdır.
Bunun daha ne kadar devam edeceğini Allah bilir. Ama ortada bir gerçek var ki; bu çekişmeler devam ettiği her gün Ümmet daha fazla kan kaybetmektedir.
Özellikle son günlerde yaşananlara bakınca insan, bu iş nasıl olacak ki, diye ümitsizliğe kapılıyor. Ama K.Kerim'de Rabbimiz, Ehl-i Kitabı bile aramızdaki ortak kelimeye çağırmaya davet ediyor. Bu durum gerçek bir kıyas noktasıdır. Ehl-i Kitapla şu anki tek ortak kelimemiz ancak Allah Azze ve Celle'nin varlığıdır. Tevhid desen o zaten kalmamış. Özellikle Hrıstiyan alemi teslis inancıyla şirke bulaşmış bir durumda.
Ama İslam'ın mezhepleri ise, milyonlarca ortak noktayı barındırmakta. Mezhebi ufak bir nüans olarak görmek yerine dinin kendisi olarak algılamak sorunların temel sebebidir.
İttihad konusunda ümitvar olmak için aslında çok sebebimiz var. En başta İslami Cemaatler ve Alimler, bu konuda sorumluluk alacak olurlarsa elbette ki; TAKRİB gerçekleşebilir.
Geçmişte özellikle Şii ve Sünni mezhelerini yakınlaştırmak adına, her iki taraftan da alimler kimi adımlar atmışlardı. Örneğin Hasan El Benna ve Nevvab Safavi ve onları müteakiben Hasan En-Nedvi ve İmam Humeyni.
Hindistanlı bir alim olan Hasan En-Nedvi mezhepler arası sorunların giderilmesi için kendi döneminde başta Seyyid Kutup ve Muhammed Gazali olmak üzere Sünni ve Şii mezheplerinin önde gelen alimleri ile görüşmeler yaparak bu konuda gerekli adımları atmıştır.
İran'daki İslam devriminden sonra, ümmetin vahdet üzere olması için çabalayan İmam Humeyni, bu amaç uğruna Daruttakrib yani yakınlaştırma evi diyebileceğimiz bir kurum oluşturarak ümmet içine sokulan mezhep fitnesine karşı adeta savaş açmıştır.
Ayrıca yine İmam tarafından ilan edilen Vahdet Haftası münasebetiyle bir araya gelen alimler bu konuda yapılması gerekenleri tartışmaktadırlar.
Bu gün de bu türden cesaretli alimlere ve camialara ihtiyacımız vardır. Yoksa her yeni gün yeni yeni IŞİDlere gebedir.
Öncelikle her iki kesim de kendi içindeki aşırı uçlara angaje olmak yerine o uçları etkisizleştirmeli ve mezhepler ancak namazda kaldırılacak el ya da abdestte yıkanacak uzuvlar noktasındaki ayrılıkların çözümü için geçerli olmalı.
Mezheplerin İslam'ın yerine geçmemesi için alimlerimizin ve İslami camiaların sorumluluk yüklenmeleri gerekmektedir.
Böyle gelmiş böyle gider deyip sessiz kalmak İslam'a ihanetten başka bir şey değildir.
Buradan açık açık belirtelim ki; İslam için en büyük tehlike ne ABD, ne Çin ne Avrupa ya da Rusya ve bunların empoze ettikleri ideolojiler değildir. İslam için en büyük tehlike, ümmet içerisinde gittikçe güçlenen mezhep savaşlarıdır.
Çünkü mezhep savaşları biz istemesek bile tam da müdahale edilecek bir noktadır. Elbette İslam düşmanları da bu noktadan iyice istifade edeceklerdir. Geçmişte kanlı bir mezhebi hesaplaşmadan geçen Batı, bu savaşı İslam topraklarına taşımayı başarmıştır.
Bu savaşa su yerine benzinle gitmek fitne kazanının altına odun atmaktan başka bir şey değildir.
İslam âlimlerini kendilerine verilen ilim uyarınca sorumluluk almaya ve mezhepleri dinin önüne geçirecek anlayıştan uzak durmaya çağırıyoruz.
İslam'ın ateş altında olduğu bir zamanda, namaz kılarken elimizi bağlasak ne olacak yana salsak ne olacak?
Bu sözlerimden mezhepsizliği savunduğum ya da Mezheplere gerek yoktur, gibi bir anlayış içinde olduğum anlaşılmasın. Elbette mezhepler gereklidir. Çünkü özellikle ibadi konulardaki zorlukları aşmamız ve ibadetlerimizi bir disipline sokmamız için mezhepler hayati öneme haizdirler.
Bu meyanda herkes kendi mezhebini iyice öğrenmeli ve ibadetlerini takip ettiği mezhep uyarınca yapmalıdır. Benim karşı olduğum şey mezhep değil mezhepçilik ya da mezhep taassupçuluğudur. Bir mezhebi takip etmek diğer mezhepleri düşman görmek olarak pratize edilmemeli.
Doğrusunu söylemek gerekirse, Mezhepler değil ama İslam yavaş yavaş kayıp gidiyor elimizden.
Duydunuz mu hocalar? Duydunuz mu İslami Camialar?
Vahdet güneşi altında, eli bağlılarla yana salılıların bir birileri yadırgamadan aynı çatı altında Namaz kıldıkları güzel günlerin ümidiyle Allah'a emanet olun derken yazımı Sayın Edip Gümüş'ün bu konudaki değerlendirmeleriyle sonlandırmak istiyorum.
'Günümüzde Müslümanların her zamankinden daha fazla vahdete ihtiyacı vardır. Bütün sıkıntı ve zorluklar Müslümanlar arasında vahdetin gerçekleşmemesinden kaynaklanmaktadır. İslam âleminin bozulan birlik ve vahdetinin yeniden tesis edilmesi için güçlü bir irade ve geniş imkânlara sahip fedakâr ve cesur liderlere ihtiyaç vardır. Bunlar, ümmetin birliği doğrultusunda iradelerini ortaya koymalıdırlar. Güzel gelişmelere rağmen İslam dünyasının başıboş ve dağınık halde olması bize rahatsızlık veriyor. Her ne şekilde olursa olsun bu dağınıklığın önünün alınması gerekir. Müslüman grup ve cemaatler bütün imkân ve kabiliyetlerini harekete geçirip şahsi çıkar ve hesaplarını bir tarafa bırakarak, bu noktaya yoğunlaşmalıdırlar.'
(Metin Gökmen - Hürseda Haber)
