Ümmîleşemediğimiz sürece, yolumuzu bulamaz, hakikat yolculuğuna çıkamayız.

Ümmîleşemediğimiz sürece, kendimizi bulamaz, kendi dünyamızı kuramayız.

Ümmîleşemediğimiz sürece, insanlığa hakikatin hayat bahşedici evrensel sesini duyuramayız.

ÜMMÎLEŞME: DİL'İN VE YER'İN KEŞFİ

Peki ümmîleşme ne demek?

Ümmîleşme, devâsâ bir ağa dönüştüğü için bütün medeniyetleri düzleştiren, bütün farklı duyma ve düşünme biçimlerini yok eden çağın ağlarından ve bağlarından, kavramlarından ve bağlamlarından kurtulmak, Müslümanca zihin ve idrak, duyuş ve duruş, oluş ve varoluş biçimlerine ve zeminlerine kavuşabilmek demek, kısaca söylemek gerekirse...

Bu yazıda, Ümmîleşme sürecinde, öncelikli olarak aşılması hayatî önem arzeden iki yıkıcı bariyeri (dilsizleşme ve yersizleşme sorununu) nasıl aşabileceğimiz ve bize umut ve ufuk vadedebilecek yeni koridorları nasıl açabileceğimiz meselesi üzerinde kafa patlamak istiyorum.

MEDENİYET KRİZİ: DİL'İN VE YER'İN YİTİRİLMESİ

İki asırdır yaşadığımız medeniyet krizi, gökkubbemizin çökmesiyle sonuçlandı: Gökkubbe çökünce, dilimizi de, yer'imizi de yitirdik ve hayatımız kuraklaştı.

Sonuç ürpertici: Konuştuğumuz 'dil', Müslüman zihninin ve idrakinin dili değil; aksine, Müslüman zihninden ve idrakinden ne kadar uzak olduğumuzun göstergesi.

Aynı ürpertici gerçek, 'yer' meselesi için de geçerli. İnsanın durduğu yer, gördüğü ve gösterdiği şeyi belirler. Yerimizi kaybettiğimiz için, buradan, bize ait olmayan, bizim çağrımızın kurmadığı ve bizim için tam bir ağ'a dönüşen bu çağ'dan bakarak gördüğümüz şey de, gösterdiğimiz şey de İslâm'ın dünyası değil, çağ'ın ağları ve bağları, kavramları ve bağlamları yalnızca.

Meselelere, İslâm'ın çağrısının / dilinin kurmadığı ve tam bir ağ'a dönüşen bu ç/ağ'dan bakıyoruz. O yüzden İslâm'dan sözederken ve İslâm'a çağırırken kullandığımız dil ve 'durduğumuz yer', İslâm'ın inşa etmediği bir 'dil' ve 'yer' olduğu için, sadece çağı konuşuyoruz ve sadece çağın diliyle konuşuyoruz.

'DİL' YİTERSE, 'YER' DE KAYBEDİLİR

Oysa konuştuğu dili yitiren ve durduğu yeri kaybeden bir medeniyetin çocukları, zihinlerini ve idrak biçimlerini de yitirmekten kurtulamazlar.

O yüzden düşüncede ve sanatta, bilimde ve hayatta büyük açılımlar ve atılımlar gerçekleştiremiyoruz.

O yüzden her şeyi hep Batılılar üretiyor, biz de dâhil bütün dünya tüketiyor.

Bu, fiilen yokolmak' ve zihnen köleleşmek değil de nedir peki?

İyi de, neden böyle olsun ki?

Soru şu o hâlde: Bu duruma nasıl son verebilir öyleyse?

Bu yakıcı sorunun tek cevabı var: Dilimizi bulabilir, durduğumuz yeri belirleyebilir ve kendi gökkubbemizi yeniden inşa edebilirsek, bu zillet hâline son verebiliriz.

Bu nedenle, dil ve yer meseleleri üzerinde derinlemesine kafa patlatmak zorundayız.

DİL, YER'İ TAYİN EDER; YER İSE, YÖNÜ...

Dil, yerimizi tayin eder; 'yer' ise, yönümüzü. Dil, mekke süreci'nin meyvesidir: Mekke süreci'nde, Hakikat, HAYAT BULUR.

Yer ise, medine süreci'nin semeresidir: Medine sürecinde ise, Hakikat, HAYAT OLUR.

Mekke ve Medine süreçlerinin hâsılası: Medeniyet'tir. Herkese ve her şeye HAYAT SUNAR medeniyet.

Kur'ân, Asıl'dır. Sünnet-i Seniyye ise Usûl.

Kur'ân, Kaynak'tır; Sünnet-i Seniyye ise Irmak. Aslolan umman'a varmak...

Dil'i Kur'ân verir bize. Yer'imizi ise Sünnet-i Seniyye tayin eder.

MEKKE SÜRECİ'NDE 'DİL', MEDİNE SÜRECİ'NDE 'YER' İNŞA EDİLİR

Mekke sürecinde, Müslüman zihnini ve idrakini inşa eden DİL teşekkül eder; medine sürecinde ise, Müslüman zihninin ve idrakinin tesis ettiği 'YER'.

Ancak kendi dilini konuşabilenler ve yer'ini bulabilenler medeniyet yolculuğuna çıkabilirler.

Özetle, kendi dilimizi kuramadığımız sürece yerimizi de bulamayız. Yerimizi bulamadığımız sürece ise, yönümüzü yitirmekten de kurtulamayız.

(Yeni Şafak Gazetesi)