MÜKERREM bir varlık olan insanoğluna Allahû Teâlâ (cc) hem kendi hukukunu, hem de yarattığı varlıkların haklarını muhafaza etmeyi farz kılmıştır. İlâhi tekliflerin muhatabı olan insan, ehliyet sahibi ve tercih etme kudreti bulunan bir varlıktır. (1) Allahû Teâla (cc); Hz. Adem (as) ile Hz. Havva’yı yeryüzüne indirdiği zaman, şu taahhüdde bulunmuştur:” Oradan (cennetten yeryüzüne) beraberce inin. Sonra size benden bir hüda gelir de, kim benim hüdama tabi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun olacak da değildirler.”(El Bakara Sûresi: 38) Mükellef olan insanların yeryüzünde, iki yoldan birini tercih etme imkânları vardır. Birincisi: Yüklendiği emânetin kıymetini bilmesi ve hüdaya tabi olmasıdır. Bu tercihte bulunan insanlara “hidayet ehli” denilir. İkincisi: Hevâsını ilâh edinmesi ve yeryüzünde fesadın yayılması için bütün imkanlarını seferber etmesidir. Bu tercihte bulunan kimselere “dalâlet ehli” denilir.
 
Ehl-i Sünnet ve’l cemaatin, insanların fiilleri ve seçme haklarıyla ilgili itikadı şudur: “İnsanlardan ve diğer canlılardan zuhur eden fiilleri Allah (cc) yaratmıştır. İnsanların yaratılmış olan fiilleri, kendi iradeleriyle seçmeleri ve işlemeleri mümkündür. (2) Herhangi bir fiili Allah’ın (cc) yaratmasına “Halk etme”, insanların yaratılan fiillerden birisini kendi cüz’i iradesiyle tercih etmesine “Kesb” (kazanma) denilir.

Mükellef olan her insanın yaratılan fiillerden dilediğini seçmesi ve işlemesi mümkündür. Bu tercih imkanı; hem bazı vazifeleri hem de önemli mes’uliyetleri bebaberinde getirir. İmam-ı Taftezani “İnsanların sevab ve mükafat almaya, ceza ve azap görmeye esas teşkil eden ihtiyari fiilleri vardır”(3) diyerek, bu inceliğe işaret etmiştir. Hesap gününde insanların, tercihlerine ve amellerine göre muameleye tabi tutulacakları muhkem nasslarla haber verilmiştir. Bu tercih imkanını dikkate alan İmam-ı Şehristani, inançlarına göre insanları tasnif ederken şu tesbitte bulunmuştur:” İtikad yönünden insanlar; milel ve nihal olmak üzere, iki kısma ayrılırlar. Milel; vahye dayanan ve hak bir şeriatla amel eden ehl-i diyanete denilir. Nihal ise, hevasına göre yaşayan ehl-i ehvaya verilen isimdir.”(4)

Farklı inançlara sahip olan insanların dünya görüşleri ve velâyet (dostluk) anlayışları birbirinden farklıdır. Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah iman edenlerin velisidir. Onları karanlıklardan (zûlûmattan) nura çıkarır. Küfredenlerin velisi ise tağuttur. O da kendilerini nurdan (ayırıp) zûlumata çıkarır. Onlar cehennemin arkadaşlarıdırlar. Onlar orada bir daha çıkmamak üzere ebedi kalıcıdırlar” (El Bakara Sûresi: 257) hükmünün beyan buyurulduğu sabittir. İmam Fahrüddin-i Razi bütün müfessirlerin, “nûr ile zûlumat kelimelerinden kasdın iman ve küfür olduğunda ittifak ettikleri”ni beyan etmiştir. (5) Müfessir İbn-i Kesir ise, önemli bir inceliğe işaret ederek şöyle demektedir: “Allahü Teala (cc) bu ayette nuru tekil, zûlûmatı ise çoğul olarak zikretmiştir. Şüphesiz ki hak (nur) tektir. Küfrün çeşitleri ise çoktur. Hepsi de batıldır.”(6)

İnsanların hidayeti veya dalâleti tercih etmelerinde, peygamberlerin tebliğ ettiği hakikatlerin ‘belirleyici unsur’ olduğunu söylemek mümkündür. Peygamberler insanların hüdaya tabi olmalarına, akıllarını kullanmalarına, şeytanın güzel gösterdiği şeylerden sakınmalarına ve hevâlarının şehvetlerine uymaktan kaçınmalarına yardımcı olmuşlardır.
(7) Kur’an-ı Kerim’de “(Biz) Peygamberleri rahmet müjdecileri ve azab habercileri olarak gönderdik. Ta ki peygamberlerden sonra insanların Allah’a karşı, ‘bizi imana çağıran olmadı’ diye bir bahaneleri olmasın” (En Nisâ Sûresi: 165) hükmü beyan buyurulmuştur.

İnsanların kalplerini mutmain kılmak ve şüphelerini gidermek için Allah (cc) nübüvvetle görevlendirdiği kimseleri, mucizeleriyle de teyid etmiştir. Bilindiği gibi peygamberlik iddiasında bulunan kimsenin elinde; münkirlere meydan okuduğu sırada, adetullaha aykırı bir hadisenin vûkû bulmasına mucize denilir. (8) Peygamberimiz Efendimiz’in (sav), “Gönderilmiş olan her peygembere, insanların iman etmelerine vesile olacak, bir mucize verilmiştir”(9) buyurduğu malumdur. Allahû Teâla (cc) dünya ve din işleriyle ilgili olarak ihtiyaç duydukları hususları açıklasınlar diye insanlara peygamberler göndermiştir. (10) Ayrıca daha ruhlar aleminde iken, bütün peygamberlerden misak alındığı nassla sabittir: “Allah, peygamberlerden şöyle misak (söz, ahid) almıştı: Andolsun ki size kitap ve hikmeti verdim. Sonra size yanınızda bulunan (Kitabı ve hikmeti) tasdik edecek bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanacak ve yardım edeceksiniz. Bunu kabul ettiniz mi? Bu hususta ağır ahdi üzerinize aldınız mı? “Kabul ettik” dediler.

(Allah) buyurdu ki: “Öyleyse (birbirinize karşı) şâhid olun. Ben de sizinle beraber (bu mîsakınıza) şâhidlik edenlerdenim.” (Al-i İmran Sûresi: 81) Müfessir İbn-i Kesir’in bu misakla ilgili tesbiti şudur: “Ayette peygamberler zikredilmiştir. Fakat onların sâdece kendileri degil, ümmetleri de bu misaka dahildirler. Hz. Ali (ra) ve Hz. Abbas (ra) şöyle buyurmuşlardır: Allahü Teâla (cc) gönderdiği her peygamberden, birbirini tasdik hususunda söz almıştır. Hz. Peygamber’in, “Eğer Musâ ve İsâ sağ olsalardı bana uymaktan başka birşey yapmazlardı” dediği rivayet edilmiştir.”(11) Müslümanların aralarında herhangi bir ayırım yapmadan, bütün peygamberlere iman etmeleri farzdır.

Yahudiler Hz. İsa (as)’nın, hıristiyanlar da Rasûl-i Ekrem (sav)’in risaletini inkar ettikleri için küfre düşmüşlerdir. (12) Dört ayrı incile inanan hıristiyanların, kitaplarının tahrif edilmediğini iddia etmeleri mümkün müdür? Günümüzde ‘Ehl-i Kitap’ vasfına sahip olan kimselere yapılması gereken tebliğ-teklif ile diyaloğ hadisesini birbirine karıştıran kimseler, Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu Âyet-i Kerime’yi slogan gibi kullanmaktadırlar: “De ki: Ey kitap ehli!.. Bizim ve sizin aranızda müsâvi (adil) olan bir kelimeye gelin: Yalnız Allah’a ibadet edelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birbirimizi Allah’dan başka ilâhlar edinmeyelim. Eğer yüz çevirirseniz, şahid olun ki biz müslümanlarız deyin.” (Al–i İmran Sûresi: 64) Bu âyet, dinlerarası diyaloğun delili değildir. Kitap ehli vasfına haiz olan kimselerin (Yahudi, Hristiyan vs) ‘hidayete’ davet edilmesinin delilidir.
 
Netice olarak şunu söyleyebiliriz: İmtihan dünyasında hem Allah’a (cc) teslim olan mü’minlerin, hem de hevâlarını ilâh edinen gayr-i müslimlerin bir arada yaşamaları mukadderdir. Kıyamete kadar bu sünnetûllah hiç değişmeyecektir. Bazı İslâm âlimleri gayr-i müslimleri; dünya görüşlerini, inançlarını ve ideolojilerini dikkate alarak, onların, “dehriyye, seneviyye, felâsife, veseniyye ve ehl-i kitap olmak üzere” beş ayrı sınıfa ayrıldıklarını beyan etmişlerdir. (13) Beş sınıfı ikili tasnife tabi tutmak mümkündür. Birincisi: Münzel herhangi bir kitaba inanmayan kafirler (dehriyye, seneviyye, felâsife ve veseniyye) İkincisi: Ehl-i kitap olan kafirler.

Rasûl-i Ekrem (sav)’in: ”Küfür tek bir millettir” buyurduğu malûmdur. (14) Hangi sınıftan olursa olsun, gayr-i müslimlerin müslümanlara savaş açmaları veya açmamaları, ayrı bir tasnifi gündeme getirir. Kur’an-ı Kerim’de: ”Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış olanlara iyilik ve adaletle muamele etmenizden (Allah) sizi menetmez. Çünkü Allah adalet yapanları sever. Allah sizi, ancak sizinle din hususunda muharebe etmiş, sizin yurtlarınızdan çıkarılmanıza arka çıkmış olanlara dostluk etmenizden meneder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir”(El Mümtahine Sûresi: 8-9) hükmü beyan buyurulmuştur.

Günümüzde yaşayan gayr-i müslimleri; “Davet-i Ümmet” vasfına haiz olanlar ve “Harbiler” (saldırgan kafirler) olmak üzere, ikili tasnife tabi tutmak mümkündür.

Davet-i ümmet durumunda olan insanlarla olan ilişkiler; adalet, iyilik ve ihsan esasına göre tanzim edilir. Onların hidayetine vesile olabilmek için elden gelen gayretin sarfedilmesi zaruridir. Harbilerle (saldırgan kafirlerle) olan ilişkilerde savaş hukukunun dikkate alınması gerekir.

____________________
(1) İmam-ı Serahsi- Temhidû’l Füsûl Fil İlmi’l Usûl- Beyrut: 1393 C:2 Sh: 332
(2) Nureddin Es Sabuni- Matûridiye Akaidi- Ankara: 1978 Sh: 139
(3) İmam Sadrüddin Taftezani-Şerhû’l Akaid-İst: 1980 Sh:196
(4) İmam-ı Şehristani- El Milel ve’n Nihal- Beyrut: 1392 C: 1 Sh: 4
(5) İmam Fahrüddin-i Razi-El Mefatihû’l Gayb (Tefsir-i Kebir) İst: 1308 C: 2 Sh: 231 (Türkçe Nüsha/Ankara: 1989 Akçağ Yay. C: 5 Sh: 432)
(6) İbn-i Kesir-Tefsirû’l Kur’an’il Aziym-Beyrut: 1969 C: 1 Sh: 312
(7) İmam-ı Maturidi-Kitabû’t Tevhid- Beyrut: 1970 Sh: 184
(8) Seyyid Şerif Cürcani-Şerh-i Mevakıf-İst: 1311, C: 3, Sh: 177 vd. Ayrıca Nureddin Es Sabuni-Maturidiyye Akaidi-Ank: 1978, Sh: 111
(9) Sahih-i Buhari-İst: 1401, C: 9, Sh: 113
(10) İmam-ı Taftezani- Şerhû’l Akaid- İst: 1980 Sh: 294
(11) İbn-i Kesir- Tefsirû’l Kur’ani’l Aziym-Beyrut:l 969 C: 1 Sh: 378
(12) İbn-i Abidin- Reddü’l Muhtar Ale’d Dürri’l Muhtar- İst: 1983 C: 9 Sh: 16 Ayrıca Şeyh Nizamüddin ve Heyet- Feteva-i Hindiyye- Beyrut: 1400 C: 2 Sh: 263
(13) Geniş bilgi için/ İbn-i Abidin-A. g. e. C: 9 Sh: 13- 17
(14) Molla Hüsrev-Dürerû’l Hükkam-İst: 1307, C: 1, Sh: 301