Bir şeyin sayısı çoğaldıkça değer ve kalitesinin düşmesi kaçınılmaz olur. Bu nedenle kemiyet değil keyfiyet daha çok başarının ölçüsü kabul edilmiştir.
Ülkemizde kurumları incelediğimizde hangi alanda sayı fazlaysa orada başı bozukluk, yolsuzluk, çok başlılık, gruplaşma ve güç mücadelesini görüyoruz.
Bu sayı ve güç kontrol edilmezse toplum olarak bedelini acı olaylarla ödemeye devam edeceğiz. Kontrol altında tutulacak kadar güce sahip olmak gerekir. Hikmet ve akıldan uzak güç insanlara zulüm eder, hak ve hukukunu elinden alır. Böyle bir gücün sonu hüsrandır, pişmanlıktır.
Dünyada asker sayısı en fazla olan ülkelerden biriyiz. Bu alana bakıyoruz, askeriyenin el atmadığı, karışmadığı hiçbir şey kalmamış. Sayının fazlalığı sonucu olarak grupların güç mücadelesini görüyoruz. Darbelerle yönetime el koyma becerilerine şahit oluyoruz. Ülke insanının kanının dökülmesinde katkılarına tanık oluyoruz. Doğudaki çatışmaların bitmesini istemeyen, bundan rant sağlayan, iktidarı köşeye sıkıştırmak için pkk’yı her fırsatta koz olarak kullanan derin adamları görüyoruz.
Bir ülkede aynı zamanda askerin çokluğu o devletin kendi halkıyla barışık olmadığını, onları düşman olarak gördüğünü de gösteriyor. Böyle bir yaklaşım çatışma ortamını kaçınılmaz kılar. Barış ve huzur ortamı asla sağlanamaz.
Polis teşkilatının içinde de aynı durum söz konusu. Fethullahçılar, refahçılar, ülkücüler, solcular v.s. gruplar hakimiyet mücadelesi veriyorlar. Kim daha güçlü olursa diğerini tasfiye etmeye çalışıyor. Bazıları temsil ettiği kitleye olabildiğince hoşgörülüyken muhalif addettiği kitleye ise olabildiğince katı olup faaliyetlerini engelliyor, etkinliklerine sudan bahanelerle izin vermiyor. İnsanların en doğal haklarını kullanmalarına müsaade etmiyorlar. Sonuçta özgürlükler baskı altında tutulup kısıtlanıyor.
İçteki hakimiyet mücadelesinin sonucu olarak bazı gruplar kendilerine yakın suç örgütlerine destek vererek onun üzerinden hasmını alt etmeyi amaçlıyor. Alttan alta destek alan çete ve mafyalar da toplumun özgürlüğünü, huzurunu tehlikeye sokuyor.
Şöyle tv ve gazetelere dikkatle bir bakın, hemen hemen nerede bir çete ve mafya varsa altından ya bir polis ya da bir asker emeklisi çıkıyor. Yıllarca elinde bulundurduğu gücü kullanma alışkanlığından olsa gerek emekli olduktan sonra onsuz yaşayamıyor. Bir şekilde kurdunu dökmesi gerekiyor.
Hukuk alanında da bu böyle. Sayı çokluğu adaletsizliği beraberinde getiriyor. Önlerine gelen dosyalara ideolojik yaklaşanlar suçluyu suçsuz, suçsuzu suçlu ilan edecek kararlar alıyorlar.
Hukukçu o kadar çok ki yapının içindeki hakimiyet mücadelesinin bedelini toplum olarak ödüyoruz. Biri bırakırken bir diğeri tutuklayıp ceza veriyor. Hizbullah’tan ceza alıp hala ceza evinde yatan bir çok kişi bu ideolojik yaklaşımın kurbanı… dosyalarına vakıf olduğum bazılarına kanaatten idam cezası verilmiş. Bir insana kanaatten bu kadar ağır bir ceza verilebilir mi?
Kendi aralarında tayin terfi konusunda da kadrolaşmanın alasını görüyoruz. İhraç mekanizmasını isot tarlalarına girilmiş gibi değerlendirip bunu acımasızca kullanıyorlar.
Rüşvetle dosya kapatmalar, alınan kararlarla ( tazminat davası gibi ) muhaliflerini maddi olarak köşeye sıkıştırıp ortadan kaldırmaya çalışmak sıradan olaylar.
Ergenekon ve balyoz davalarında hukukçu geçinenlerin nasıl hukuku katlettiğini, nöbetçi olduğu gün bütün sanıkları peş peşe nasıl bıraktığını herkes gördü. Adaletin öldüğü bir ülkede yaşıyoruz.
Bir düşünür şu veciz sözüyle her şeyi özetlemiş;
“ Nerede çok fazla sayıda polis varsa orada özgürlük yoktur. Bir yerde çok sayıda asker varsa orada barış yoktur. Bir yerde çok hukukçu varsa orada adalet yoktur “ ( Lyn yutong )
Ülkemizde bu üç kesimden fazlasıyla var. Peki özgürlük, barış ve adalet varmı ?...
Selam ve dua ile…
Yusuf Sebri / Doğruhaber Gazetesi