Komşumuz İran coğrafi olarak Türkiye'ye ne kadar yakınsa; tarihi, kültürel ve siyasi olarak da o kadar yakın bir ülke bizim için. Öyle ki Tebriz, Tahran, Isfahan, Yezd ve Şiraz bize ne kadar biz gibi görünüyor ise; Hafız, Şirazi, Sadi ve Fuzuli de bize o kadar bizden görünüyor.
Birçok şehrinin tarihin belirli dönemlerinde iktidarın merkezi olan İran, bugün de geçmişten aldığı güçle bugünü yönetme iddiasında bir ülke. Bugün bağımsız ve egemen bir ülke olarak kabul edilmesine rağmen, küresel sisteme adapte olmak istemediği için uluslararası toplumun (aslında sadece Batı'nın) saygısını bir türlü kazanamayan ve haydut devletler listesinde başı çeken İran, ülkesine gelen herkese durumun hiç de öyle olmadığını göstermek istiyor gibi.
Türkiye ile bir süredir kimi nedenlerden dolayı hükümetler arası bir güven bunalımı yaşayan İran, özellikle Arap Baharı sonrası ortaya çıkan kimi gelişmelerde Türkiye ile farklı kutuplarda yer alıyor. Ancak durum gerçekten böyle mi, yani hükümetler arası gerginlikler gerçekten de tabanda yani halklar arasında da hissediliyor mu? Bu sorunun cevabını İran Kültür Müsteşarlığı'nın düzenlediği bir haftalık İran turu ile daha iyi anlama fırsatı bulduk. Seyahatimiz her ne kadar daha çok Antik İran odaklı bir seyahat olsa da, aslında İran'ın kalbine yolculuk etme fırsatı bulmuştuk.
İran bugün gerçekten büyük bir uluslararası baskı altında ve ülkeye karşı çok ağır ekonomik yaptırımlar uygulanıyor. Ama nedense hiç de ekonomik kriz yokmuşçasına, kendi pazarlarını ayakta tutmaya çalışan geleneksel küçük ölçekli sermayenin dayanışmasını görmek ve orta sınıfın nasıl kendi kendini beslediğini anlamış olmak İran'ın bugüne kadar yaptırımlara nasıl dayandığını idrak edebilmeme yardımcı oldu. Birkaç kişiye gizliden ekonomik krizi ve rejime karşı neler düşünüldüğünü sorduğumda, her ne kadar siyasetle alakası olmayan insanlar olsa da herkesin çok da karşıt olmadığı tespitinde bulundum. Çünkü siyasal sistem insanların değerleri üzerine kurulu olduğundan rejime olan desteği azaltmak için önce bu değerleri yok etmek gerekliydi. Sırf bu nedenle galiba İran'ın varoşlarına gidildikçe rejime olan destek sanıldığının aksine artıyor.
Tahran, Isfahan, Yezd ve Şiraz gibi şehirlerarasında mekik dokumuş olduğumuz tüm yolculuk boyunca, farklı coğrafyalardan gelmemiz hasebiyle doğal olarak övebileceğimiz ve eleştirebileceğimiz birçok şeyle karşılaştık. Grubumuz içerisinde bir kişi yoktu ki tarihlerini ve kültürlerini nasıl koruduklarının farkına varmasın. En basitinden İran'da tarihi kimi bölgelerde çok yüksek binaların inşa edilmesi yasak. Şehirlerin siluetlerinin bozulmaması için yapılan bu uygulama, modern şehirler kurma amacıyla Türkiye'de başta İstanbul olmak üzere zarar gören birçok şehre örnek olmalı bence. Yine mesela hiçbir mekânda büyük harflerle İngilizce reklamlar veremezsiniz. Biz de ise neredeyse Türkçe mekân isimleri yok denecek kadar azaldı. Daha ileri giderek itiraf etmeliyim ki İran'daki bütün yazıların sağdan sola yazılması bile insanı kalbinden vuruyor. Osmanlıdan gelen Farsça tutkumuz bile bence İran'da kendimizden bir şeyler bulabilmek için yeterli bir sebep.
İran ile ilgili eleştiri getirilebilecek de çok şey var. Mesela dünyadaki tek İslam devleti olarak cami ve mescitlerin devletin gücünü gösterircesine daha ihtişamlı olmasını bekliyorsunuz. Yine internet rahatlığı ile bilgiye ulaşma konusunda bir hayli zorluk çekiyorsunuz. Çok aktif olan birçok siteye girebilmek maalesef devletin aldığı önlemler nedeniyle İran'da yasak. Bunlara benzer daha birçok noktada eleştirilebilecek şeyler olmasına karşılık, insan Müslüman hissiyatı ile yaklaştığı zaman kusurları mazur görüyor.
Esenboğa'dan Tahran'a indiğimizde bizi karşılayan Tahran'ın basık havası ilk etapta içimi burktuysa da, geri dönüş anında aynı şeyleri hissetmemem bir hayli tuhafıma gitti. Hatta itiraf etmek zorundayım ki içimde büyük bir burukluk vardı. İran'dan ayrılırken böyle bir ruh haline bürünebileceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Bunun sebebi ise ülkenin ne coğrafi ve tarihi güzellikleri ne de kurumsal veya yapısal kimi özellikleriydi. Bunların hiçbiri tıpkı Türkiye'de olduğu gibi bendeki olması gerekenleri karşılayamıyordu. Beni böyle bir haleti ruhiye içerisine sokan şey İran insanlarında bulduğum sıcaklıktı.
Şuan iki ülke arasındaki güvensizlik hangi boyutta olursa olsun, iki ülke insanları arasında böyle bir problemin olmadığını görmek beni fazlasıyla sevindirdi. Hatta en çok sevilen ve yakın görülen ülkelerden birinin Türkiye olduğunu söylemek asla yanlış olmaz. Bunu görmeyi arzuladığımdan mıdır bilmiyorum ama her iki ülkenin de sahip olduğu sorunları aşmak için birbirine ihtiyacı olduğu kesin. Kim ne derse desin iki ülke insanlarının ve yönetimlerinin de bu konuda tarihi sorumlulukları var. Bu doğrultuda iki ülkenin de neden böyle bir vizyona sahip olması gerektiğini bir sonraki yazıda ele alacağız.
(Milli Gazete)