"Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennemden koruyun..."(1)

       Rabbul Alemin, merhametinin gereği olarak kullarını çarpıcı ifadelerle uyarıp kendine ve ehline merhamete davet ediyor. Merhamet araçları ise kulu Rabbine götüren herşeydir. İyilik ve ihsanda bulunmak, hakkını eda ederek kulluk vazifelerini yerine getirmek, hak yolunda çalışmak, hayırlı amellere aracı olmak gibi güzellikler ateşe karşı "serin ve selamet" kalkanıdır.

      "Ateşten korunmak." Her iman sahibinin arzusu ve nihai hedefi olan bu mükemmelliğe giden yollar elbette ki, kullar adedincedir. Her kul, kendini ateşten koruyacak bir zırha sahip olabilir. Kiminin, Allah yolunda savurduğu bir ok,  ateşe karşı koruyucu olurken kiminin ise ilmi ve zikri bir Cevşen vazifesi görür.

       Peygamber Efendimiz (SAV) de hadisi şerifleriyle ümmetine ateşten korunmanın yollarını beyan etmiştir. "Bir hurma parçasıyla bile olsa kendinizi ateşten koruyun" (2) diye emir buyuran efendimiz, ümmetine ateşten nasıl korunacağını da böylece öğretmiş oluyor. Tahayyul etmesi bile zor. Koca bir cehennem ateşi ve onu söndüren küçücük bir hurma parçası...

      Zikrettiğimiz Hadis-i Şerif ile yukarıdaki Ayet-i Celile yi bir nevi tefsir eden Efendimiz (SAV), küçük büyük her amelin kurtuluşa vesile olabileceği müjdesini de vermiş oluyor. Yeri geldiğinde bir parça hurmanın hayır yolunda bir hurma bahçesinden bile evla ve üstün olduğu hepimizce malumdur.  Ayrıca en ufak bir parça ile bile olsa ateşten kurtulma yolunda atım atmak gerektiğine işaret eden bu hadis, kulları bu yolda çaba sarfetmeye teşvik ediyor.

    Hadis-i Şerif her türlü hayırlı amele şumul olmakla beraber özel anlam bakımından ise "İNFAK"  kavramıyla özdeşleşmektedir. Çünkü burada mali ibadet konu edilmektedir. Kulun farz olan zekatı dışında yaptığı bağışlara genel olarak İnfak denilmektedir ve tamamen kalpten gelen bir ibadettir. Farziyet yok ama sevap çok. İnfak veya sadakanın değerli ameller arasında olmasının en önemli sebeplerinden biri de "Hayra açılan kapı"  olmasıdır.

     İnfak müessesiyle inşa edilen bir Kur an Kursu düşünelim. Burada okunan her bir Ayet-i Kerime nin sevabı, okuyanların sevaplarından hiç eksilmeden o binada katkısı olan herkese katkısı oranınca dağıtılır. Allah yolunda gazaya çıkan bir kulu donatıp geride bıraktıklarına yardımda bulunan birisinin hesap defteri o gazinin her adımıyla kabarır.

     Hakkın ve mazlumların sesi olmak da aynen böyledir. Mazlumun uğradığı zulmü, zalimin yüzüne haykırmak ve tüm dünya müslümanlarının dertleriyle dertlenmek çabası da hasenat defterlerinin yüzünü güldüren amellerdendir. Hakka ses olmak ya da hakka ses hatta haykırış olacaklara destek olmak da cennet ormanlarında dikili bir ağaca sahip olmak olacaktır. Hem de altından ırmaklar akan yüce Cennet ağaçlarının.

      Çağımız, ses verebilme, haykırabilme, dertleri, tasaları, sevinç ve neşeleri ilan edip paylaşabilme çağıdır. Bu paylaşım ve haykırışlar içinde elbetteki çağın gereklerine uygun imkanat sahibi olmak iktiza eder. Ama gelin görün ki, dünya müslümanları bu konuda yeterli olanaklara sahip değiller. Elbetteki bu konuda yoğun mesailer sarfedilmekte, radyolar, dergiler, gazeteler dertlere derman olabilme, İslami eğitim ve mükemmelliği aktarabilme çabasındalar. Onların var olma sebebi elbetteki ümmete olan inançtır.

   Allah Azze ve Celle, her peygamberini gelmiş olduğu çağın güncel donanımlarıyla donatıp öyle hediye etmiştir kullarına. Her gelen peygamber kavimlerinin gündeminde olan ve meşhur uygulayıcıların olduğu sanatların bir benzeriyle gelmiştir. Ama tek bir farkla ki, o da hak ve batıllık etiketidir.

      Aklını sihirle bozmuş Firavun kavmine gelen Hz. Musa, sihirden daha üstün olan mucizeler aracılığıyla sihibazları ve o mağrur Firavunu alt etmemiş miydi? Ya da tebabet ilminde ilerleyen kavme, ölüleri diriltme mucizesiyle gelen Meryem in oğlunu düşünelim. Hastaları iyi eden tıp ilmine ve onun acziyet noktası olan ölüme karşı, diriltme mucizesi... Bir de şiir ve edebiyatın ağababaları olan Arapların üstünlük taslamalarına bakalım. Onlar değiller miydi Ka be nin duvarını yüzyıllardan beri süregelen adetleri dolayısıyla yedi şiirle süsleyen. Evet, "Muallakat-ı seb a"  adını verip kabenin duvarına asmakla onurlandırdıkları şiirleri vardı onların. Şiir ve belağat konusunda o kadar ileriydiler ki; kendilerinden başka tüm kavimleri "Acem" olarak anmaktaydılar.

     Ama ne oldu? Günü geldi ve Ka be duvarlarını süsleyen o tarihi şiirler, Kur an-ı Kerim ve O nun Yüce Mübelliği karşısında anlamsız birer beşer kelamı olup asıldıkları yerden bir bir indirildiler. Beşeri sanat olan Şiir ve Belağat, ilahi yücelik olan "İ CAZ-ÜL KUR AN"  karşısında tutunamamıştı. Peygamberlerin, kavimlerinin revaçta ilimleriyle donatılmış olmaları hem onlar hem de ümmetleri için bir rahmet olmakla beraber tebliğ ve mücadele açısından da yüce bir öneme haiz idi.

     Madem asrımıza, "İletişim Çağı" diyorlar, o vakit bu iletişim furyasından uzak kalmak elbetteki müslümanlar için büyük bir eksikliktir. Eksik ve gedikleri kapatmak ise öncelikli farziyetlerimiz arasındadır. Koca bir taş ve bu taşın altına girecek milyonlarca el... İşte herkese "Ateşten Korunmak" için bir fırsat... Küfür ve ahlaksızlığı solunan hava kadar yadırganamaz hale getirmeye çalışan, kadın vücudunu en büyük sermaye olarak gören boyalı ve kirli camların elbetteki Musa nın Asa sı hükmünde alternatifleri olmalıdır. Sihirbazların iplerini yutan o kutsal ve ilkeli asaya ne kadar da muhtacız bugün.

 

    Müslüman dünyanın sesi neden kısık acaba? Çok eziyet görüp feryat ede ede ses telleri mi koptu acaba, yoksa feryatlarını taşıyacak, aleme yüksek sesle haykıracak imkandan mı yoksunlar? Evet "Hayra açılan kapı"  tahayyül edelim kafamızda. Kapı hayra bakıyor. Ama kapının güçlenmesi, boyanması lazım. Çünkü bu kapı "HAYRA AÇILAN KAPI."

     "Bir hurma parçasıyla bile olsa kendinizi ateşten koruyun."   Emrine uyma fırsat ve nimeti her zaman mevcuttur. Eğer birileri, insanları kurtuluşa çağırmak için hayra giden bir yol, bir kapı, bir köprü, bir ekran yapma çabası ve uğraşısı içindeyse işte o çabaya omuz vermektir "Ateşten korunmak."  Taşın altına elini koymak o taşı kaldırmak ve o taşı kaldıran herkes gibi sevaplara nail olmaktır. Çünkü hepimiz "Essebebu kel faili"  (3) ilkesini benimsemenin önemine vakıfız.

 

   Son söz olarak şun belirtelim ki; mademki infak ateşten koruyan bir kalkansa ve de "HAYRA AÇILAN KAPI"  bizi kendine davet ediyorsa elbetteki o kapıya koşmak "KENDİMİZİ VE EHLİMİZİ ATEŞTEN KORUMAKTIR".   Hem  de "BİR HURMA PARÇASIYLA BİLE OLSA..."

 

                                     SELAM DUA İLE....

Zülküf Erbaş / Yeni Müjde Dergisi